Sic parvis magna

6 Ocak 2017 Cuma

Avrupa Alpler Gezisi Günlükleri - 2. Gün

2. Gün

Sabah erkenden toparlanıp yola çıktık. İlk hedefimiz Como Gölü ve çevresi!

Ama gitmeden önce Decathlon’a uğrayıp çadır alacağız. Zaman zaman çadırda konaklamayı planlıyoruz. Yola çıkmadan önce gurbetçilerle iletişime geçip, Avrupa’da yol durumu ve trafik cezaları hakkında bilgi aldıktan sonra, hız sınırları konusuna çok dikkat etmem gerektiğini anladım. Bu sebeple mümkün mertebe buna dikkat edeceğiz.

Decathlon’a yol alırken, daha ilk dakikalarda yolda bir kamyon tarafından sıkıştırılıyoruz! İşte bak diyorum Chris bu İtalyan’lar böyle! “Err, Mate check the mirror!”

Yok artık! Bir yanda İtalyan bayrağı bir yanda Türk bayrağı olan 35 plakalı bir Tır bizi sıkıştırıyormuş! Hahaha hiç güleceğim yoktu!

Çadırımızı da aldık ve Como’yo doğru yola çıktık, ana yol yerine daha arka kasaba yollarından gidiyoruz. Bu arada lastiklerin basıncına bakmak için birkaç yerde durduk fakat hiçbir petrol istasyonunda dijital pompa bulamadık. Hepsi mekanik ve daha önce hiç kullanmadığım tarzda aletlerdi. Yeteri kadar hava basıncı olduğunu tahmin ediyorum. Var olan basıncı da kaybetmek istemediğim için lastikleri kontrol etmeden devam ediyoruz.

Como gölüne gelince arabayı arka bir mahallede park edip kasabayı hızlıca turladık. Güzel bir kasaba burası, emeklilikte yerleşip huzuru arayabilirsiniz. Göl kenarında manzaranın tadını çıkarttıktan sonra tekrar yola koyulduk. Asıl gideceğimiz yer Como gölünün kuzeyi,  George Clooney gibi bir çok ünlünün de burada villası var.

Ama bizim gideceğimiz yer çok daha özel bir yer, Villa del Balbianello!

Star Wars hayranları sıkı durun! Burası Anakin’in Padme’yi ilk kez öptüğü yer! Burası Anakin ile Padme’nin evlendiği yer!  İnanılmaz, gerçekten masal gibi… Kelimelerle tarif edemiyorum burayı. Ve ben ki burayı yalnız gezmek istemezdim ama maalesef görünen o ki benim için yalnızlık ömür boyu… :(

  
Zaman hızlı akıyor, günün son hedefi ise İsviçre’ye geçip, Lugano üstünden St. Gothard’a varmak! Tüneli kullanmayacağız amacımız dağa çıkmak! Tıpkı tünelden önceki eski zamanlardaki gibi! Dağ tepe aşıp İsviçre sınırına girerken, İtalyan sim kartımı artık kapatıyorum. Bundan sonra tekrar İtalya’ya girene kadar, wi-fi noktaları dışında tamamen offline olacağız. Bu da işleri biraz zorlaştıracak.

İsviçre AB’ye üye olmasa da sınır serbestliği var, yani hiçbir kontrol veya sınırı kapısı yok, tünellerden geçip doğruca İsviçre’ye giriyoruz. Şimdi otoyola düşme zamanı, İsviçre’de otoyol kullanmak için yıllık sticker alınıyor, aracın ön camına yapıştırılan bu sticker ile tüm otoyolları kullanabiliyorsunuz. Normalde bunu ilk benzinlikten alacaktık fakat onu kaçırınca kendimizi direkt otoyolda bulduk ve bizi bir korku sardı. Otoyola girerken ne gişe vardı ne de başka bir şey, sanki çevre yoluna girer gibi girmiştik! Bir süre gittikten sonra gördüğümüz ilk Shell’e daldık ve €40’ya sticker aldık. Sticker sadece yıllık olara satılıyormuş ondan bu kadar pahalı. Ama artık tamamen yasalız! Eğer giderseniz siz de alın mutlaka zira burada kurallar çok ciddi!

Bir süre Alplerin arasında yol aldıktan sonra St. Gothard Pass levhasını görünce otoyolda çıkıp dağ yoluna vurduk kendimizi! Alplerin manzarası nefes kesici! Çocukken yediğim Milka’nın ineklerinin otladığı yerdeyim ya şaka gibi!


Burada aslında 2 tane yol varmış, bunu maalesef eve gelince fark ettim. Bir tanesi çok eski olan bir yol ve çok daha zor bir parkur, diğeri ise bizim geçtiğimiz geniş dağ yolu ama o da zorlu sayılır. Bir daha gidince eski parkuru deneyeceğim!  Bu da benim bir huyumdur, mutlaka bir noktayı eksik bırakırım ki tekrar dönmek için bahanem olsun.

Bu arada arabamız 1.2 litre, 59BG lik atmosferik motora sahip. Düz yolda yakıt tüketimi ve performans olarak bizi üzmese de birazdan dağa çıkarken olacakları tahmin edebiliyordum! Neyse ki, St. Gothard’ın burgulu dönüşleri yok hız kesmediğimiz için de araba hiç tıklamadan bizi tepeye kadar çıkartıyor. Şimdi de iniş zamanı! Aman aman, Ford’un sürüş dinamikleri virajlarda cayır cayır hissediliyor.  Fişek gibi iniyoruz dağı! Ne de olsa Kuzeyyıldızı’ndan öğrendim sürüşün inceliklerini!

Yolun sonunda bir kasaba görüyoruz, işte bir de "camping" yazısı ve uçsuz bucaksız çimenler! Hemen oraya yöneliyoruz! Kamp alanı o kadar hoşumuza gidiyor ki, bu gece kesin burada kalmalıyız! Tonton bir amca bizi karşılıyor, bir de fiyatları öğrenelim derken az buçuk Almancam ile hemen bir pazarlık yapıyorum, o da bize güzel bir indirim yapıyor araba için para almıyor ve her şeyi €20’ya kapatıyorum. Chris şaşkın!

Arabayı çekip çadırı kuruyoruz hızlıca! Tecrübeliyiz ne de olsa, daha önce Koray ile yaptığım kıyı kıyı Ege gezisini hatırlıyorum. Taa Kanada’ya, Koray’a içten bir selam yolluyorum, kulakların çınlasın dostum diyorum!  Kamp alanında motosikletle, bisikletle, çatısında port bagaj ile çeşit çeşit diyarlardan gelen insanlar var. Ama aralarında en sevdiğim, ta İsveç’ten Station Wagon Volvo ile gelen aile oldu. Belki bir gün ben de böyle gelirim diye hayallere daldım…


Gece olmadan ufak ama çok zengin olan kasabayı keşfe çıkıyoruz, voila, ücretsiz wi-fi! Hemen ailemi arayıp heyecanla neler yaptığımı anlatıyorum, bir kaç tane de foto atıyorum! Yalnız burada restoranlar ateş pahası, arabaya dönüp İtalya’dan çıkmadan aldığımız şeylerle kumanyamızı kurup karnımızı doyuruyoruz. O kadar yorulduk ki çadıra geçip tulumları çekip uykuya dalıyoruz. Bir süre sonra Chris rahatsız olmuş ki kalkıp benden arabanın anahtarını istiyor, arabada uyumak için dışarı çıkıyor. Ben de o an kafamı şöyle bir çadırdan çıkartayım diyorum, yok artık daha neler?

Rüya mı görüyorum yoksa diyorum kendi kendime! Hayatımda ilk defa Samanyolu’nu görmek burada nasip olacakmış demek ki! Gözlerimi alamıyorum! Alplerin arasında buz gibi hava ve tüm gök kubbe üstümde duruyor şimdi!


Bu nasıl bir gündü böyle...